Facebook

Twitter

Copyright 2018 AloraNet.
Tüm hakları saklıdır.

(212) 219 19 24

Facebook

Twitter

Arama

Menu

 

Ödeme Yükümlülükleri Döviz Cinsi veya Dövize Endeksli Sözleşmelerin, 32 Sayılı Karar Değişikliği Kapsamında Yeniden Düzenlenmesi Arabuluculuk Yolu İle Tarafların Anlaşması.

Ödeme Yükümlülükleri Döviz Cinsi veya Dövize Endeksli Sözleşmelerin, 32 Sayılı Karar Değişikliği Kapsamında Yeniden Düzenlenmesi Arabuluculuk Yolu İle Tarafların Anlaşması.

13 Eylül 2018 tarihli Resmi Gazete’de ”Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Kararda Değişiklik Yapılmasına Dair Karar ”13 Eylül 2018 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.

Buna göre, ‘Türkiye’de yerleşik kişilerin Bakanlıkça belirlenen haller dışında, kendi aralarındaki menkul ve gayrimenkul alım-satımı, taşıt ve finansal kiralama dahil her türlü menkul ve gayrimenkul kiralama, leasing ile iş, hizmet ve eser sözleşmelerinde, sözleşme bedeli ve bu sözleşmeden kaynaklanan diğer ödeme yükümlülükleri döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak kararlaştırılamaz’

Aynı Karara ilişkin aşağıdaki geçici madde eklenmiştir;

“Yürürlük tarihinden itibaren 30 gün içinde, yukarıda belirtilen ve daha önce akdedilmiş, halen yürürlükte olan döviz cinsinden bedel kararlaştırılan sözleşme bedelleri, bakanlıkça belirlenen haller dışında, Türk parası olarak taraflarca belirlenir.”

Döviz içeren sözleşme bedellerinin Türk parasına çevrilmesi ve bedel değişikliği yapılması 12.10.2018 tarihine kadar zorunludur.

Kısacası bedeli döviz olan sözleşmeler güncellenirken, yukarıda bahsedilen durumlarla karşılaşılması durumunda sözkonusu  karar ihtiyaç duyulan bilgilere yeterli bir şekilde cevap verememektedir.
Bu nedenle, 30 günlük zorunlu sürede sözleşmenin güncellenmesi, tarafların anlaşması, her sözleşmede o kadar kolay olmayabilir. Buna göre 30 günlük süre taraflarca iyi değerlendirilmediği ve taraflar kendi kararını verme imkânını ve kullanmadığı takdirde, neler olacağı belirsizdir.

  • Sözleşmenin taraflarından biri, 30 günlük süre kapsamında sözleşmenin TL’ye dönüştürülmesini kabul etmezse ne olacaktır?
  •  Sözleşmeler TL’ye hangi tarihli kur esas alınarak dönüştürülecektir?
  • Sözleşmelerden kaynaklanan takipteki alacaklar ne olacaktır?
  • Noter masraf ve harçları ne kadardır?
  • Taraflar bu anlaşmayı 30 gün içinde sağlayamaz ise ne olacaktır?
  • Yürürlükteki sözleşmede bedel değişikliği ne  şekilde yapılması gereklidir?

 Bu soruların yanıtları için ilgili Bakanlığın düzenleyeceği uygulama tebliğinin yayınlaması beklenmektedir. Hazine ve Maliye Bakanlığınca 17 .09.2018 tarihinde resmi web sayfalarından yapılan Basın açıklamasında;

‘‘Bilindiği üzere, 13.09.2018 tarihli 30534 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yayımı tarihinde yürürlüğe giren Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Kararda Değişiklik Yapılmasına Dair 12.09.2018 tarihli ve 85 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile 07.08.1989 tarihli ve 32 sayılı Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında Karar’da (32 sayılı Karar) Türkiye’de yerleşik kişilerin kendi aralarında yapacakları sözleşmelere yönelik bazı düzenlemeler yapılmıştır.

Söz konusu düzenlemelerin kapsamı değerlendirilirken öncelikle dikkat edilmesi gereken husus, yapılan düzenlemelerin yalnızca 32 sayılı Karar’da tanımlanan Türkiye’de yerleşik kişiler arasında yapılan sözleşmeleri içermesidir.  

Diğer taraftan, Geçici Madde 8 uyarınca bu kararın (85 sayılı CB kararı) yayımından önce bedelleri döviz cinsinden belirlenmiş ancak yeniden Türk Lirası olarak belirlenecek mevcut akdedilmiş sözleşmelerin kapsamı oluşturulurken, yine sözleşmenin akdedilme tarihinde her iki tarafın da Türkiye’de yerleşik kişi olması hususunun göz önüne alınması gerekmektedir.

Öte yandan, bahse konu düzenlemede yer alan her iki madde hükmü ile, yeni yapılacak veya mevcut akdedilmiş sözleşmelerle ilgili olarak, Bakanlığımızca uygun görülen bazı hallerin istisna tutulabileceği de hüküm altına alınmıştır.

Bakanlığımızca istisna tutulacak hallerin kapsamı belirlenirken, döviz cinsinden girdi maliyetler veya yükümlülükler değerlendirmeye alınacak hususların başında gelmektedir. Örneğin, 32 sayılı Karar’ın döviz kredilerinin kullanımını düzenleyen 17 ve 17/A maddeleri uyarınca herhangi bir kısıtlamaya tabi tutulmaksızın döviz kredisi kullanabilen ve dolayısıyla döviz cinsinden yükümlülük altına giren Türkiye’de yerleşik kişilerin yaptığı sözleşmeler, bu kapsamda dikkate alınacaktır.

Bu itibarla, söz konusu düzenlemeye ilişkin kapsam, ekonomik faaliyeti sıkıntıya sokmayacak şekilde, ilgili kamu kurumlarımızın ve diğer paydaşların görüşleri de dikkate alınarak en kısa süre içerisinde belirlenecek ve Bakanlığımız tarafından duyurulacaktır.’’ ifadesine yer verildiği görülmektedir.

Yukarıdaki açıklamalar çerçevesinde, önceki yıllarda benzer uygulamalarda verilen yargı kararları, uygulamada yaşanabilecek olası sorunlar ile uygulamaya ışık tutacak, uygulamayı kolaylaştıracak tespit ve değerlendirmeler aşağıda yer almaktadır.

 Türk Lirası Cinsinden Düzenlenmesi Zorunlu Sözleşmeler: 

Karara göre, Türk Lirası cinsinden düzenlenmesi zorunluluğunun unsurları aşağıdaki gibidir.

  • Sözleşmenin tarafları Türkiye’de yerleşik kişiler olmalıdır. Taraflardan birinin Türkiye’de yerleşik olmadığı durumlarda, dövizli veya dövize endeksli sözleşme düzenlenebilir.
  • Sözleşme, kararda belirtilen tipte bir sözleşme olmalıdır.
  • Sözleşmede bedel dövizli veya dövize endeksli olarak belirlenemez. Bu durumda trampa veya altın cinsinden bir bedel belirlenebilir.

Karar kapsamındaki özel olarak sayılan sözleşmeler aşağıdaki gibidir.

  • Menkul ve gayrimenkul alım satım sözleşmeleri
  • Taşıt ve finansal kiralama dahil her türlü menkul ve gayrimenkul kiralama sözleşmeleri
  • Leasing (finansal kiralama) sözleşmeleri
  • İş sözleşmesi
  • Hizmet sözleşmesi
  • Eser sözleşmeleri

Kararda sözleşme tipleri sayılmakla birlikte, bu sözleşmelerin tanımı yapılmış değildir. Düşüncemize göre sözleşme tanımlarının genel hukuk kurallarına göre yapılması gerekir. Bazı sözleşme tanımları kanunlarda aşağıdaki gibi yapılmıştır.

Türk Borçlar Kanununda “satım” sözleşmesi tabiri kullanılmamıştır. Satış sözleşmesi, satıcının, satılanın zilyetlik ve mülkiyetini alıcıya devretme, alıcının ise buna karşılık bir bedel ödeme borcunu üstlendiği sözleşmedir. (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu md. 207). Bu sözleşmenin konusunu fiziki mallar oluşturur.

Taşınır satışı, Türk Medenî Kanunu uyarınca taşınmaz sayılanlar dışında kalan ve diğer kanunlarda taşınır olarak belirtilen şeylerin satışıdır.(TBK md.209)

Taşınmaz satışı, Kanunda tanımlanmamıştır. Ancak taşınmaz satışının geçerli olabilmesi için, sözleşmenin resmî şekilde düzenlenmesi şart olduğu Kanunda belirtilmiştir. (TBK md.237)

Kira sözleşmesi, kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanmayla birlikte ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği sözleşmedir. (TBK md.299)

Finansal kiralama, bir finansal kiralama sözleşmesine dayalı olmak koşuluyla, bu Kanun veya ilgili mevzuatı uyarınca yetkilendirilen kiralayan tarafından finansman sağlamaya yönelik olarak bir malın mülkiyetinin kira süresi sonunda kiracıya devredilmesi; kiracıya kira süresi sonunda malın rayiç bedelinden düşük bir bedelle satın alma hakkı tanınması; kiralama süresinin malın ekonomik ömrünün yüzde sekseninden daha büyük bir bölümünü kapsaması veya finansal kiralama sözleşmesine göre yapılacak kira ödemelerinin bugünkü değerlerinin toplamının malın rayiç bedelinin yüzde doksanından daha büyük bir değeri oluşturması hâllerinden herhangi birini sağlayan kiralama işlemini ifade eder.(6361 sayılı Finansal Kiralama, Faktoring ve Finansman Şirketleri Kanunu md. 3/ç)

İş sözleşmesi, bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi, diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşmedir. İş sözleşmesi, Kanunda aksi belirtilmedikçe, özel bir şekle tâbi değildir.(5857 sayılı İş Kanunu md.8/1)

Katma Değer Vergisi Kanunu md. 4’e göre hizmet, “teslim ve teslim sayılan haller ile mal ithalatı dışında kalan işlemlerdir. Bu işlemler; bir şeyi yapmak ve işlemek, meydana getirmek, imal etmek, onarmak, temizlemek, muhafaza etmek, hazırlamak, değerlendirmek, kiralamak, bir şeyi yapmamayı taahhüt etmek gibi, şekillerde gerçekleşebilir.” şeklinde oldukça geniş bir şekilde tanımlanmıştır. Ancak hizmet sözleşmesi kavramı Türk Borçlar Kanunu’nda ise, iş sözleşmesine paralel bir şekilde işçi – işveren arasında geçerli olan “iş sözleşmesine” paralel bir şekilde tanımlanmıştır. TBK düzenlemesine göre,  hizmet sözleşmesi, işçinin işverene bağımlı olarak belirli veya belirli olmayan süreyle iş görmeyi ve işverenin de ona zamana veya yapılan işe göre ücret ödemeyi üstlendiği sözleşmedir. İşçinin işverene bir hizmeti kısmi süreli olarak düzenli biçimde yerine getirmeyi üstlendiği sözleşmeler de hizmet sözleşmesidir.(TBK md.393) Kambiyo mevzuatı düzenlemesi açısından, hangi sözleşmelerin sınırlama kapsamına olduğu konusu henüz açık değildir.

Eser sözleşmesi, yüklenicinin bir eser meydana getirmeyi, iş sahibinin de bunun karşılığında bir bedel ödemeyi üstlendiği sözleşmedir.(TBK md.470)

Öte yandan, Kararda belirtilmeyen tipte dövizli veya dövize endeksli bir sözleşme yapıldığı durumlarda, bu sözleşmenin kambiyo mevzuatına aykırı bir yönü bulunmamaktadır. Örneğin, vekalet neşir (yayım), bağışlama, komisyon, saklama, kefalet, ömür boyu gelir ve ölünceye kadar bakma sözleşmeleri Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenen bazı sözleşme türleri olup bu sözleşmelerle ilgili açık bir düzenleme yapılmamıştır.

Kararda yapılan bu değişikliğe uyulmamasının sonuçları

32 sayılı Kararda yapılan bu düzenlemeye uymamanın sonucu, 1567 sayılı kanunun 3’ncü maddesinde yer alan 3.000 TL – 25.000 TL arasındaki idari para cezasıyla karşılaşmasıdır. Söz konusu cezayı Cumhuriyet savcısı uygular. Ceza uygulamasının detaylarına aşağıda yer verilmiştir.

Öte yandan, sözleşmenin dövizli belirlenmesi ve sözleşmede ön görülen tutarın taraflarca ifa edilmesini temin amacıyla hukuk sistemine başvurulması halinde, mahkemelerin nasıl bir uygulama yapacağı henüz açık değildir. Konuyla ilgili olarak, 1962 – 1983 yılları arasında yürürlükte bulunan, 17 sayılı Kararda yabancı paralarla yapılan sözleşmelere ilişkin benzer kısıtlayıcı hükümler bulunmaktaydı. Söz konusu kısıtlamalar karşısında, Türkiye’de yabancı para cinsinden bir sözleşme yapılması halinde, yabancı paranın aynen ödenmesi koşulu olsa bile, bu sözleşme “döviz değer kaydı”taşıyan Türk Lirası bir sözleşme gibi niteleniyordu. Bu nedenle vade tarihindeki döviz kuru esas alınarak, dövizli borcun Türk Lirası olarak ödenmesi gerekiyordu.

Oluşabilecek kur farkları konusunda, yargı organları farklı kararlar verebilirler. Uygulama zamanla şekillenecektir.

Diğer taraftan yabancı para alacakları icra hukukunda, “menkul alacağı” olarak değil “para alacağı” olarak kabul edilir ve yabancı para alacakları için para alacaklarının takip yoluna başvurulur. Yabancı para alacaklarının, icra takibinde ülke parasına çevrilmesi zorunludur.[iv] Yapılan bu çeviri sonucunda alacak tutarı bütün takip süresince sabit kalacağından, tahsil edilen para ile gerçek alacak rakamları birbirinden farklılık gösterebilmektedir. Bu nedenle dövizli alacaklı kurların değişiminden uğradığı zarar nedeniyle borçluya karşı yeniden takip yapabilir veya dava açabilir. Öte yandan, icra takibinin başladığı kurdan takip edilen yabancı para alacağının ülke parasına çevrilmesinde alacaklı tarafından, “efektif satış kuru” esas alınarak dövizli alacağın Türk Lirası karşılığı hesaplanmaktadır.

Kira sözleşmesinin başında taraflar arasındaki menfaat dengeleri tarafların kabulüne bağlı olarak eşit kabul edilir. Ancak, sözleşme kurulduktan sonra ortaya çıkan ve sadece tarafları değil toplumun büyük kısmını etkileyen mali koşulların değişmesi taraflar arasındaki dengeyi önemli ölçüde bozabilir. Bu durum hem kiracı aleyhine olabileceği gibi kiraya veren aleyhine de olabilir. Taraflar, ortaya çıkan olumsuzluğun meydana getirdiği dengesizliği gidermek için hakimin müdahalesini isteyerek kira sözleşmesinin günün koşullarına uyarlanmasını talep edebilirler.

Uyarlama davaları Yargıtay içtihatları ile şekillenmiştir.

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi (1999/315 E. 1999/995 K) 08.02.1999 tarihli kararında “…Uyarlama ile kira parasının günün koşullarına intibakı sağlanarak sözleşmenin kira parası bölümü günün koşullarına uyarlanmış olur. Sözleşmenin diğer koşulları hukuki statüsünü ve geçerliliğini aynen korur(2001/1979 E. ve 2001/2831 K.).22.03.2001 tarihli kararında “..Uyarlama kira bedeline ilişkin olup sözleşmenin diğer koşullarını ortadan kaldırmaz. Uyarlama dava tarihinden geriye doğru uygulanmaz. Davanın reddi gerekir.” yönündeki değerlendirmeleri ile uyarlamanın sadece maddi yükümlülük üzerinde ve talep tarihinden sonrası için uygulanacağına karar vermiştir

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi (1991/7015 E. 1991/10562 K.) 19.11.1991 tarihli kararında “……mahkeme resmi kurumlardan enflasyon oran ve seyir araştırmaları, kiralananın kullanım sahası, nitelikleri, mevkii, konumu, emsal kira ücretleri, sözleşmenin kurulduğu ve davanın açıldığı tarihler itibari ile vergi ve amortisman giderleri, artış oranı, diğer makul ve normal objektif etkenler yerinde uzman bilirkişiler aracılığı ile incelenmelidir. Böylece belirlenen uygun durum baz kabul edilerek daha sonra uyarlama ilke ve esaslarına sadakatle hal ve şartların değişmesi nedeni ile borçluya ne mükellefiyetler yüklenebileceği tartışılmalı kira parası tarafından amaç ve iradelerine uygun objektif iyi niyet hakkaniyet ve nesafet kurallarının elverdiği ölçü ve düzeyde aşırı olmayan tahammül edilebilir bir seviyeye getirilmeli ve sonuçta tüm dayanakları belirtilmiş gerekçeli karar verilerek sözleşmedeki intibak boşluğu doldurulmalıdır.” diyerek uyarlamanın genel hatlarını çizmiştir. Tarafların kendi özel koşullarının değişmesi uyarlama davasının konusuna girmemektedir.

Uyarlama davalarında

  1. Sözleşmeye Bağlılık İlkesi
  2. Hakkaniyet ve Objektif İyi niyet İlkesi
  3. Beklenmeyen Hal Koşulu birlikte göz önüne alınacaktır.

Yargıtay uyarlama davasının koşullarından olan öngörülemezlik koşulunu değerlendirirken, döviz kurlarındaki ani değişiklikleri tacirler bakımından öngörülmezlik koşulu için yeterli görmemiştir.

Yargıtay Hukuk Genel kurulunun (2003/13-372 E.2003/340 K) 07.05.2003 tarihli kararında “Yukarıdan beri açıklandığı gibi Türkiye’de yıllardan beri ekonomik paketler açılmakta, ancak istikrarlı bir ekonomiye kavuşamamaktadır. Devalüasyonların ülkemiz açısından önceden tahmin edilemeyecek bir keyfiyet olmadığı, kur politikalarının güvenilir olmadığı bir gerçektir. Nitekim kira sözleşmesinin yapıldığı tarihten 1 ay sonra Kasım 2000 tarihli ve bundan kısa bir süre sonra da Şubat 2001 tarihli ekonomik kriz meydana gelmiştir. Devalüasyon ve ekonomik krizlerin bir anda oluşmadığı, piyasadaki belli ekonomik darboğazlardan sonra meydana geldiği bir gerçektir. Davacı tacirin ekonomik krizin işaretlerinin belli olduğu bir dönemde, Kasım 2000 krizinden 20 gün önce yabancı para üzerinden kira sözleşmesi yapması basiretli bir tacir olarak davranmadığı sonucuna varılmalıdır.

TTK. 18/1. maddesinde A.Ş.lerin tacir oldukları açıklanmıştır. Aynı Yasanın 20/II maddesinde de her tacirin ticaretine ait faaliyetlerinde basiretli bir iş adamı gibi hareket etmesi gerekir. Basiretli bir iş adamı gibi davranma yükümü aslında objektif bir özen ölçüsü getirmekte ve tacirin ticari işletmesiyle ilgili faaliyetlerinde, kendi yetenek ve imkanlarına göre ondan beklenebilecek özeni değil aynı ticaret dalında faaliyet gösteren tedbirli, öngörülü bir tacirden beklenen özeni göstermesinin gerekli olduğu kabul edilmektedir. Gerekli tedbirleri almadan sözleşme yapan ve borç altına giren tacirin alabileceği tedbirlerle önleyebileceği bir imkansızlığa dayanması kabul edilebilecek bir durum değildir. Ülkemizde 1958 yılından beri devalüasyonlar ilan edilmekte sık sık para ayarlamaları yapılmakta, Türk parasının değeri dolar ve diğer yabancı paralar karşısında düşürülmektedir. Ülkemizdeki istikrarsız ekonomik durum tacir olan davacı tarafından tahmin olunabilecek bir keyfiyettir. Somut olayda uyarlamanın koşullarından olan öngörülmezlik unsuru oluşmamıştır. ” değerlendirmesi ile tacirlerin açacakları uyarlama davalarının önüne geçmiştir.

Nitekim hemen akabinde içtihatlar da bu yönde oluşmaya başlamıştır. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi (2003/371 E.- 2003/5615 K) 27.05.2003 tarihli kararında tacirin basiretli olma yükümlülüğüne yer vererek tacirin ekonomik krizleri öngörme yükümlülüğünün bulunduğunu ve uyarlama davası açmayacağını kabul etmiştir. “Devalüasyon ve ekonomik krizlerin bir anda oluşmadığı, piyasada belli bir ekonomik darboğazdan sonra meydana geldiği bir gerçektir. Davacı, tacirin ekonomik krizin işaretlerinin belli olduğu bir dönemde, yabancı para üzerinden kira sözleşmesi yapması basiretli bir tacir olarak davranmadığını göstermektedir.

32 Sayılı Kararda yapılan değişikliklerde şu özelliklere dikkat etmek gerekmektedir.

  1. Eğer taraflardan birisi yurtdışında yerleşik ise bu karar uygulanmayacaktır.

Örneğin: AVM’nin işleticisi yurtdışında yerleşik bir şirket ise kiralar TL olarak belirlenmeyecektir. Veya kiracının yerleşim yeri yurtdışında ise de aynı durumla karşı karşıya kalınacaktır. Bu durum Türkiye’de yerleşik olan ve sözleşmenin para alacaklısının aleyhine sonuç doğurabilecektir.

Dövizin Türk Lirasına uyarlanması tarafların anlaşmasına bağlanmıştır. Tarafların anlaşamamış olması halinde ortaya çıkacak ihtilafı alternatif uyuşmazlık çözüm yolu arabuluculuğa veya yargıya başvurarak çözebileceklerdir.

13 Ekim 2018 tarihinden önce herhangi bir uyarlama davası açılmasının Yargıtay’ın yukarıdaki belirtilen kararları çerçevesinde pratik anlamı olmayacaktır.

Sözleşmenin konusuna göre görevli mahkeme kiralar için Sulh Hukuk Mahkemesi, Ücretler için İş Mahkemeleri, ticari nitelikteki diğer işler için Asliye Ticaret Mahkemeleri, Bunların dışında kalanlar için Asliye Hukuk Mahkemeleri olacaktır.

Mahkeme, önüne gelen uyarlama davasında, döviz bedeli belirli bir tarihte belirli bir kurdan Türk Lirasına dönmekle mi yetinecek yoksa güncel bedeli mi belirleyecektir?

Kararın şimdiye kadar oluşmuş dengesizliği mi yoksa bundan sonra oluşacak dengesizliğe mi yönelik olduğu belli değildir. Bu belirleme mahkemece karar verilirken hangi tarihteki kurun dikkate alınacağını etkileyecektir.

  1. Kararın yayımlandığı tarihteki kurun dikkate alınması halinde şimdiye kadar oluşan taraflar arasındaki dengesizliğe karşı avantaj sağlayan taraf müktesep hak kazanmış olacaktır.
  2. Kurun anormal yükselmeye başladığı tarih dikkate alınacak olması halinde bu sefer sözleşmede para alacağı olan taraf, dengesizlikte zarar etmiş olacaktır, zira kur değişimlerinden sonra yapılan zamlarla TL’nin yurtiçi alım gücü de düşmüştür.

32 sayılı Karardaki değişiklik sonrasında, dövizli sözleşmelerin TL’ye çevrilmesi sırasında taraflar anlaşamazlar ise, tacir olan taraflar bedelin uyarlama davası ile mahkemece belirlenmesini talep edebilir mi? Son ekonomik koşullar öngörülemezlik koşullarını sağlar mı? Soruları önümüzdeki günlerde yargı kararları ile şekillenmeye bağlayacaktır.

32 sayılı Kararda yapılan değişikliklerin Anayasanın 48. maddesinde yer alan çalışma ve sözleşme hürriyetini ihlal ettiği tartışmaları yapılabilecekse de konunun yine Anayasanın 13. maddesi çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği tabiidir.

30 gün içerisinde anlaşılamaması halinde taraflar, 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun‘un 3. maddesi gereğince Cumhurbaşkanının bu Kanun hükümlerine göre yapmış bulunduğu genel ve düzenleyici işlemlerdeki yükümlülüklere aykırı hareket eden durumuna düşeceğinden, üçbin (3.000) Türk Lirasından yirmibeşbin (25.000) Türk Lirasına kadar idarî para cezası ile cezalandırılabilecektir.

Bilindiği üzere; 52 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 32 sayılı Karar’a 31.08.2018 tarihinde yürürlüğe giren ek madde 1 eklenmişti. Bu Kararname ile, Türk Parasının Kıymetini Koruma mevzuatı ile ilgili olarak, “ Vergi Dairesi Başkanlıkları ve Vergi Dairesi Müdürlüklerine, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nca belirlenecek görevleri yerine getirme “ yükümlülüğü getirilmişti.

1567 sayılı Kanun çerçevesinde; idari para cezasına karar verme yetkisi, Cumhuriyet Savcısı’na aittir. Buna göre; Cumhuriyet Savcısı’nın cezaya hükmedebilmesi için, 1567 sayılı Kanun’a aykırılığın bir tutanağa, sonrasında da bir rapora bağlanması gerekmektedir. Hazine ve Maliye Bakanlığı en pratik olarak; vergi dairesi çalışanlarına bu konuda tespitler yaptırıp, daha sonra bu tespitleri rapora bağlayacaktır. Hazine ve Maliye Bakanlığı bünyesinde yer alan Mali Sektör ile İlişkiler ve Kambiyo Genel Müdürlüğü, söz konusu kabahat eylemi ve suçuna ilişkin raporlar ile beraber, suçun işlendiği Cumhuriyet Baş Savcılığı İdari Yaptırım Bürosu’na konuyu ihbar edecektir. Savcılığın, “İdari Para Cezası Verme Kararı” üzerine kararın tebliğinden itibaren 15 günlük yasal süre içerisinde Sulh Ceza Hakimliği’ne itiraz edilebilir.

Yükümlülüğe aykırı hareket etmek nedeniyle kabahat suçu ve idari para cezası kesinleşen kişi ve kurumlara, söz konusu idari para cezaları vergi daireleri tarafından tebliğ edilecek ve tahsili yoluna gidilecektir.

32 sayılı Karar, konusu belli parayı ihtiva eden sözleşmeleri kapsamaktadır. 488 sayılı Damga Vergisi Kanununun 10. Maddesi gereğince damga vergisi maktu (spesifik-belirli bir miktar) veya nispi (ad volarem- belirli bir oran) olarak alınır. Nispi vergide, kağıtların nevi ve mahiyetlerine göre bu kağıtlarda yazılı belli para, maktu vergide, kağıtların mahiyetleri esastır.

Kanunun 14.ncü maddesi gereğince, kağıtların Damga Vergisi bu kanuna ekli (1) sayılı tabloda yazılı nispet veya miktarlarda alınacaktır. 2018 yılı için kira sözleşmeleri için binde 1,89 (% 0,189) , diğer sözleşmeler için binde 9,48 (% 0,948) nispi Damga Vergisi belirlenmiştir.

Tarafların kendi aralarında sözleşmenin bedele ilişkin kısmını karara uygun olarak uyarlaması halinde, anlaşmaya vardıkları tarih itibariyle döviz kurunun TL karşılığını aşan bir tutar ile Türk Lirasına uyarlanması halinde, Damga Vergisi Kanununun 14. Maddesinin 2. Fıkrası gereğince sadece artan miktar sözleşmenin tabi olduğu nispette Damga Vergisine konu olacaktır. Eğer yeni belirlenen tutarın anlaşma tarihi itibariyle ilgili döviz kurunun Türk Lirası karşılığı ile aynı veya daha az olması halinde Damga Vergisi söz konusu olmayacaktır.

Taraflar menfaat dengesini yeniden kurmak için bedelin dışındaki koşulları da değiştirerek uyarlamayı tercih edebilirler.

Örneğin: Kira sözleşmesi gereğince kullanılan alanın azaltılması veya arttırılması, gider yükümlülüklerinin kiraya veren ile kiracı arasında yer değiştirmesi, alım satım sözleşmeleri gereğince adet veya miktarlarda değişiklik yapılması, eser sözleşmelerinde eser boyutunun veya özelliklerinin değişmesi, gibi sair bedel dışında herhangi bir koşulda değişiklik olması halinde Kanunun 14/2 maddesi gereğince, damga vergisi yeni bir sözleşme gibi yeniden hesaplanacaktır.

Tarafların uyarlama görüşmelerini arabulucu ile sonuca kavuşturarak uyarlamak istemeleri halinde ise; 6325 sayılı Arabuluculuk Kanununun 18. Maddesinin 3. Fıkrası gereğince, taraflar anlaşma belgesini icra edilebilirlik şerhi verdirmeden başka bir resmî işlemde kullanmak isterlerse, Damga Vergisinin de maktu olarak alınacağına yer verilmiştir[1]. Arabulucu kullanılarak uyarlamada bir anlaşmaya varılması halinde Damga Vergisi maktu olarak ( 2018 için 58,80 TL) uygulanacaktır. Arabuluculuk konusu belli bir parayı ihtiva ettiğinden azalan oranlı olarak arabulucu sayısına da bağlı olarak %9’dan %0,5’e kadar değişen oranlarda arabuluculuk asgari ücretinin de uygulanması gerektiği göz önünde bulundurulmalıdır.

Türk Parasının Kıymetinin Korunması Hakkında 32 sayılı Karara eklenen 4/g maddesi ile Türkiye’de yerleşik kişilerin, Hazine ve Maliye Bakanlığınca belirlenen haller dışında, kendi aralarındaki menkul ve gayrimenkul alım satım, taşıt ve finansal kiralama dahil her türlü menkul ve gayrimenkul kiralama, leasing ile iş, hizmet ve eser sözleşmelerinde sözleşme bedeli ve bu sözleşmelerden kaynaklanan diğer ödeme yükümlülüklerinin döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak kararlaştırılamayacağı açıkça hükme bağlanmıştır. Geçici madde ile mevcut sözleşmelerin de bu hükme uygun hale getirilmesi için 30 günlük süre tanınmıştır. Düzenlemeyi analiz ettiğimizde yeni düzenlemenin sınırlarını ve çerçevesini daha iyi anlama olanağına sahip olabiliriz.

Metni incelediğimizde 3 temel kriter karşımıza çıkmaktadır.  Bunlardan birincisi yerleşiklik, ikincisi sözleşme türü, üçüncüsü ise tacir sıfatı. Bunları tek tek inceleyecek olursak;

 A-   Yerleşiklik Bakımından:

Dövizle sözleşme düzenleme yasağı tüm tarafları Türkiye’de yerleşik kişiler arasındakilerle sınırlı tutulmuştur. Bu durumda sözleşmelerin Türk Lirası ile düzenlenmesi zorunluluğu için tüm tarafların Türkiye’de yerleşik olup olmadığına bakmak gerekir. “Kimler Türkiye’de yerleşik sayılır?” sorusunun cevabı 32 sayılı Kararın 2/b maddesinde yer almaktadır. Buna göre yurtdışında işçi, serbest meslek ve müstakil iş sahibi Türk vatandaşları dahil, Türkiye’de kanuni yerleşim yeri bulunan gerçek ve tüzel kişiler Türkiye’de yerleşik sayılırlar. 2006 yılında yapılan değişiklikle yerleşmek niyetiyle bir takvim yılı içinde Türkiye’de devamlı olarak 6 aydan fazla oturanlar ile dışarıda yerleşik kişilerden Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre bir sermaye tahsisi suretiyle Türkiye’de şube açmış olan veya bir şirkete katılmış veya şirket kurmuş gerçek ve tüzel kişiler Türkiye’de yerleşik kişiler tanımından çıkarılmıştır.

Buna göre;

  1. Türk vatandaşları ister Türkiye’de ister yurtdışında yerleşik olsun bu kararın uygulanması bakımından Türkiye’de yerleşik kişi sayılacaklardır.
  2. Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre merkezi Türkiye’de bulunan şirketler ortaklarının kim olduğuna bakılmaksızın Türkiye’de yerleşik tüzel kişidir.
  3. Türk vatandaşı olmayanlar Türkiye’de yerleşik olsa bile yerleşik kişi değildir.
  4. Merkezi yurtdışında bulunan şirketlerin Türkiye’deki şubeleri (Uygulamada şube yerine şirket kuruluşu tercih edilmektedir, Türkiye’de bu şekilde kurulan şirketler 2. nolu kapsamdadır), Türkiye’de yerleşik sayılmayacaktır.
  5. Türkiye’deki şirketlerin ortağı olan yabancı gerçek ve tüzel kişiler bu ortaklık nedeniyle Türkiye’de yerleşik sayılmayacaktır.

B-   Sözleşme Türü Bakımından

Yapılan düzenlemede her türlü sözleşme kapsam dahiline alınmamış, sadece belirli türdeki sözleşmelere yer verilmiştir. Hukuki açıdan kapsam belirlenirken doğal olarak belirtilen sözleşmelerin ilgili kanunlardaki anlamlarının dikkate alınması gerekmektedir.

Menkul ve gayrimenkul alım satım sözleşmeleri : Türk Medeni Kanununun 719. maddesinde; arazi, tapu kütüğünde ayrı sayfaya kaydedilen bağımsız ve sürekli haklar,kat mülkiyeti kütüğüne kayıtlı bağımsız bölümler, gayrimenkul (taşınmaz) sayılmıştır. TMK 762. maddede ise nitelikleri itibariyle taşınabilen maddî şeyler ile edinmeye elverişli olan ve taşınmaz mülkiyetinin kapsamına girmeyen doğal güçler ise menkul (taşınır) sayılmıştır. Gemiler uygulamada farklı kanunlarda taşınır veya taşınmaz olarak nitelendirilmiş olsa da, hem taşınırlar hem de taşınmazlar kapsamına alındığından, gemilerin alım satımı da nasıl nitelendirilirse nitelensin aynı şekilde bu kapsam dahilinde olacaktır.

Taşıt ve finansal kiralama dahil her türlü menkul ve gayrimenkul kiralama, leasing sözleşmeleri: Finansal kiralama ile leasing aynı anlama gelmektedir. Düzenlemede yer alan kiralama türlerinin detaylarının örnekseme olduğunu kabul etmek gerekir. Burada her türlü kiralama denilerek açık kapı bırakılmamıştır.

İş, hizmet sözleşmeleri: İş sözleşmesi, İş Kanununda düzenlenmiş olup, belirli ve belirsiz süreli olmak üzere iki tipi bulunmaktadır. İşverenin sürekli emir ve talimatı altında bir işi görme sözleşmesi olarak da özetlenebilir. Hizmet sözleşmesi ise iş sözleşmesinin Türk Borçlar Kanununda genel norm olarak düzenlenmiş halidir. Türk Borçlar Kanununun 393. maddesinde hizmet sözleşmesi, işçinin işverene bağımlı olarak belirli veya belirli olmayan süreyle iş görmeyi ve işverenin de ona zamana veya yapılan işe göre ücret ödemeyi üstlendiği sözleşme olarak tanımlanmıştır.

Eser sözleşmeleri: Türk Borçlar Kanununun 470. maddesinde düzenlenen eser sözleşmesi, yüklenicinin bir eser meydana getirmeyi, iş sahibinin de bunun karşılığında bir bedel ödemeyi üstlendiği sözleşme olarak tanımlanmıştır.

Bu sözleşmelerin dışındaki sözleşmeler ise dövizle düzenlenme yasağı kapsamı dışındadır.

C-   Tacir Sıfatı Bakımından:

Ticari faaliyetin temel amacı kar elde etmektir. Tacirlerin kararlarını alırken gelecekte kendi aleyhlerine sonuç doğurmaması için her türlü tedbiri alma sorumlulukları bulunmaktadır. TTK 18/2 maddesi gereğince her tacirin, ticaretine ait bütün faaliyetlerinde basiretli (gelecekte ortaya çıkabilecek riskleri görebilen) bir iş adamı gibi hareket etmesi gerekir. Bu kapsamda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu konu ile ilgili olarak tacire ülkemizdeki istikrarsız ekonomik durumu ve sonuçlarını tahmin edebilme sorumluluğunu da yüklemiştir (2003/13-372 E. 2003/340 K.). O halde ikinci ayrım olarak sözleşmenin taraflarının tacir olup olmadıklarını da dikkate almak gerekmektedir.

İster daha önceden süregelen sözleşme olsun isterse yeni yapılacak sözleşme olsun dövizle veya dövize endeksli olarak düzenlenme yasağının uygulanması bakımından dikkat edilmesi gereken hususları soru cevap silsilesi ile açıklamak gerekirse; yapılacak veya uyarlanacak sözleşme dövizle düzenlenme yasağı kapsamında mı? “Hayır” ise, sözleşme ile ilgili değişiklik yapmaya gerek yok. “Evet” ise Sözleşmenin tarafları Türkiye’de yerleşik sayılanlardan mı? “Hayır” ise, sözleşme ile ilgili değişiklik yapmaya gerek yok. “Evet” ise,   Sözleşmenin tüm tarafları tacir mi?  “Hayır” ise, sözleşme türüne göre, uyarlamanın tacir olmayan aleyhine ağır koşullar getirmemesine dikkat edilmeli  “Evet” ise, sözleşme koşulları serbestçe belirlenebilir.

Dövizle düzenleme yasağı ile ilgili mevcut sözleşmeler için uyarlama, yeni yapılacaklar için koşul düzenleme aşamasında sabit bir strateji önerme olanağı yoktur. Her sözleşmenin türüne ve taraflarına göre stratejinin yeniden belirlenmesinde fayda bulunmaktadır.

Sözleşme stratejisi belirlenirken iki temel yöntem izlenebilir. Bunlardan birincisi, dövizle düzenleme yasağının getirebileceği zarar veya kaybın en aza indirilecek şekilde mali koşulların yeninden gözden geçirilmesidir. Tek taraflı bir belirleme menfaat dengesini bozabileceğinden, karşı taraf kabul etmediğinde, sözleşmenin TL bedeline hakimin müdahalesi kaçınılmaz olacaktır. Diğer taraftan, taraflar anlaştığı sürece, düzenleme şimdilik, belirli bir kura zorlamadığından, dövizli değerin yerine kurdan bağımsız olarak daha düşük veya daha yüksek TL üzerinden sözleşme bedeli belirlenmesinin önünde bir engel yoktur. Ancak karşı taraf tacir değilse, yeni bedeli kabul etmiş olsa bile, sonradan sözleşme bedelinin düşürülmesini, ödenenlerin iadesi veya sözleşmenin esaslı şekilde değiştirilmiş olması sebebiyle fesih ve tazminat taleplerinde bulunabileceğini de dikkate almak gerekir.

 

YENİ DÜZENLEME İLE ANLAŞMA BELGESİNİN ARABULUCULUK  YOLU İLE HAZIRLANMASININ  TARAFLARA SAĞLAYACAĞI AVANTAJLAR NELERDİR? 

1- Arabuluculuk alternatif uyuşmazlık çözüm yolu ile hazırlanan sözleşme anlaşmayı kolaylaştırır.

Yapılan düzenlemede, Döviz içeren sözleşmelerde 30 gün içerisinde bedellerin ve ödeme yükümlülüklerinin Türk Lirası şeklinde yeniden belirlenmesi gerekmektedir.Anlaşmak taraflar için kolay gibi görünse de, menfaatlerin ve ilişkilerin doğru bir şekilde yönetilmesi bakımından zordur.  Sözleşme yapılırken TL’ye dönüşüm sağlamak, kuru ve tutarı belirlemek; olasılıkları ve ilişkilerin korunmasını sağlamak uzman 3. bir kişinin varlığına, anlaşmayı kolaylaştırmasına ve çözüm önerisine ihtiyaç gösterebilecektir.  Bu nedenle anlaşmanın  doğru bir şekilde belirtilen süre içinde  yerine getirilebilmesi için, arabuluculardan destek almak önerilmektedir.

2- Arabuluculuk alternatif uyuşmazlık çözüm yolu ile hazırlanan anlaşma belgesi ile çözüme gidildiğinde, hukuki olarak menfaatlerin korunması sağlanır.

7036 sayılı yasayla değişik 6325 sayılı Arabuluculuk Yasası gereğince,
arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması halinde, anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamaz. 
Arabuluculuk süreci sonunda yapılan anlaşma belgesi, taraflar için kesin sonuç doğurur. Mevcut ilişkileri de sorunsuz devam eder.

Taraflar, arabuluculuk sürecinde de uzman görüşü ve desteği alabilirler, avukatları ile sürece katılabilirler. Taraflar ve avukatlarının arabulucu ile birlikte imzaladıkları arabulucu anlaşma belgesi, ilam niteliğinde belge hükmündedir.

Anlaşma koşullarına ilam niteliğinde belge koruması sağlanmış olur ve taraflar vardıkları anlaşmayı uygularken herhangi bir sorunla karşılaşmayacaklarının güvencesi ile sözleşmelerini kendi kararları doğrultusunda ve süresinde revize etmiş olurlar.

3- Arabuluculuk süreci iradidir, taraf eşitliğine dayalı gizli ve esnek bir süreçtir. Taraflar kendi ürettikleri çözümlerle uygulanabilir anlaşmalarla sürdürülebilir ilişkilerle  yaşanan ve olası ekonomik krizleri önleme olanağına sahip olurlar. Anlaşmalarda; para yerine başka yükümlülükler öngörebilirler, vade yapabilirler. 

Arabuluculuk Kanunundaki “gizlilik ilkesi” gereğince arabuluculuk görüşmeleri ve görüşmelerde sunulan bilgiler, belgeler gizli kalacaktır, taraflar gizliliğe riayet etmekle yükümlüdür. Böylece mesleki sırlar, ticari itibar ve rekabet ilkeleri korunmuş olur.

Arabuluculuk anlaşma belgeleri diğer ihtilaflara emsal olmaz ve emsal alınamaz.

Arabuluculuk sürecinde, her türlü çözüm seçeneği değerlendirilir ve tarafların ortak menfaatine uyan en uygun çözüm ile anlaşma sağlanır.

Taraflar kendi çözümlerini üreterek Ekonomik krize kalıcı çözüm sağlama olanağı bulurlar; para yerine başka yükümlülükler öngörebilirler, vade yapabilirler. 
Ekonomik şartlara göre sözleşme şartlarında değişiklik yapan anlaşmaları da, 3. kişi olan arabulucunun kolaylaştırıcılığı ile çok daha fazla seçenek üretilmesi ile menfaatlerine en uygun çözüm olacaktır.

Ayrıca arabuluculuk sürecinde, tarafların fiili durumlarına uyan çözümü bulmaları, 3. kişi olan arabulucunun kolaylaştırıcılığı  ile menfaatlerine en uygun çözüm olacaktır.

4- Arabuluculuk anlaşma belgesinin kullanımı vergisel avantajlar doğurur ve noter masrafları ile harçlarından muaftır.

Arabuluculuk anlaşma belgesinin en büyük avantajlarından biri de ekonomik olmasıdır.

Noterde düzenlenen bir sözleşmede harç, değerli kağıt bedeli gibi çeşitli masraflar alınmaktadır. Ayrıca noterde olsun ya da olmasın, sözleşme bedeli üzerinden nispi (binde 9,48) damga vergisi ödenmesi gerekmektedir ve sözleşme bedelleri arasında doğacak fark üzerinden eksik damga vergisi alınacaktır.

İlam gibi olma niteliğiyle noterde düzenlenen sözleşmeden çok daha fazla hukuki güvence sağlayan arabuluculuk anlaşma belgesi için ödenmesi gereken herhangi bir harç veya değerli kağıt bedeli yoktur.  

Damga vergisi ise, taraflar anlaşma belgesini icra edilebilirlik şerhi verdirmeden başka bir “resmi işlemde kullanmak isterlerse”, maktu olarak alınır. Söz konusu damga vergisi miktarı; içinde bulunduğumuz 2018 yılı için yalnızca 58,80 TL’dir.

Taraflar, arabuluculuk sırasında sözleşmenin tamamını değiştirmeye veya ödeme ilgili maddelerin sadece tutarını değil şeklini ve içeriğini de değiştirmeye karar verirlerse, yeni bir sözleşme söz konusu olacaktır ve bu sefer tüm bedel üzerinden yeniden damga vergisi ödemek yerine, sadece maktu damga vergisi tutarı olan 58.80TL’yi ödeyeceklerdir.

Örneğin 1.000.000,00 TL bedelli arabuluculuk anlaşması için de damga vergisi bedeli 58,80 TL’dir. 

Taraflar kendileri anlaşamayarak yargıya gittiklerinde, çok daha fazla gider ve harç yükü ile karşı karşıya kalacaklardır. Dava sürecindeki belirsizlik ve bu belirsizlikten kaynaklanan ekonomik kayıplar maliyeti arttıracaktır.

Arabuluculuk yolu ile taraflar arasındaki sözleşmeden kaynaklanan uyuşmazlığın çözümlenmesi ile bir anlaşma belgesinin düzenlenmesi mümkündür bu sayede tüm taraflara fayda sağlayacak sonuca kısa sürede ulaşabilmek,  ilişkilerini sürdürülebilirliğini sağlamak, ek masraf-harç ve nispi damga vergisi yükümlülüğü olmadan, gerektiğinde tarafların arabulucu ile birlikte belirleyebileceği saat ücreti avantajı ile kolay, hızlı, ekonomik ve fiili durumunuza en uygun değişikliği yapma yolu olan, arabuluculuk anlaşma belgesini tercih etmenizi önermekteyiz.

Yapılan düzenlemede belirtilen 30 günlük süre içinde tarafların Arabuluculuk Merkezlerinden destek almaları, tarafların doğru çözüme ulaşmalarını sağlayacağı gibi iş ilişkilerinin doğru yönetilebilmesi için fayda sağlayacaktır.

Bu nedenlerle döviz cinsi bedel içeren sözleşmelerin, Türk Lirasına dönüştürülmesinde öncelikle arabuluculuk anlaşmasının değerlendirilmesi sayesinden az masrafla ve  iş ilişkilerinizin sorunsuz sürdürülebilirliğini sağlamış olacaksınız.

Değerli sorularınız ve Arabuluculuk hizmeti için bize ulaşabilirsiniz.

 Kaynaklar:

[1] 1567 sayılı Kanun md. 3 ilgili kısımları aşağıdaki gibidir.

“Madde 3 – (Değişik: 24/12/2008 – 5827/1 md.)

Bakanlar Kurulunun bu Kanun hükümlerine göre yapmış bulunduğu genel ve düzenleyici işlemlerdeki yükümlülüklere aykırı hareket eden kişi, üçbin Türk Lirasından yirmibeşbin Türk Lirasına kadar idarî para cezası ile cezalandırılır.Bu madde hükmüne göre idarî para cezasına karar vermeye Cumhuriyet savcısı yetkilidir.[2] Şahlanan, Fevzi, “Yabancı Para Borcu ve İşçi Ücretinin Yabancı Para Olarak Belirlenmesi ve Ödenmesi,” Kenan Tunçomağ’a Armağan, İÜHF Eğitim Öğretim ve Yardımlaşma Vakfı, İstanbul 1997.

Şahlanan, s. 459,460.

“Bu Kararnamenin 10/II nci maddesinde açıkça “Türkiye’de efektif döviz … alım satımı Maliye Bakanlığı’nca tespit edilecek esaslara tabiidir” denilmekteydi. … Bir kimse döviz tahsil etmiş ise bunu 10 gün zarfında yetkili bankalardan birine devretmek zorundaydı. Elindeki dövizi başka bir kimseye satamaz, devredemezdi. Aksi takdirde suç işlemiş olurdu. Öte yandan 17 sayılı Karara ilişkin 02.01.1967 tarihli tebliğ, döviz alımına yetkili bankalar ve müesseseler dışındaki gerçek ve tüzel kişilerin, yabancı turistler dışındaki kimselerden döviz almaları yasaklanmıştı. Bu durum karşısında 17 sayılı Karar döneminde bir borcun döviz olarak ödenmesi, olsa olsa, Türkiye’ye turist olarak gelenlerin veya yabancı uyruklu kişilerin borçlu olmaları halinde söz konusu olabiliyordu. Çok küçük bir azınlık durumunda olabilen bu kişiler dışında 17 sayılı Karar çerçevesinde Türkiye’de borcunu döviz ile ödemesi mümkün bulunmayan bir kimsenin döviz ile ifade edilen bir borç altına girmesi halinde ise, bu borcun vade tarihinin esas alınarak Türk Lirası olarak ödenmesi gerekirdi. Söz konusu durumda borçlunun efektif döviz verme ve alacaklının da efektif döviz isteme yetkisi yoktu. Borcun efektif döviz ile ödeneceği taahhüt edilmiş olsa bile, ne borçlu döviz vermeye mecbur olur ne de alacaklı ödemenin dövizle yapılmasında direnebilirdi. Ödeme ancak akitte kararlaştırılan döviz miktarı Türk Lirasına çevrilerek yapılmalıydı.”

[i] TBK md.26 düzenlemesi aşağıdaki gibidir.

“I. Sözleşme özgürlüğü

Madde 26- Taraflar, bir sözleşmenin içeriğini kanunda öngörülen sınırlar içinde özgürce belirleyebilirler.”

[ii] M. Ezhan Doğrusöz, “Vergi Hukukunda Özel Hukukun Yeri ve Hukuk Uygulaması Açısından Önemi”, Legal Mali Hukuk Dergisi, Sayı.39, Mart 2008, s.609.

[iii] 13.9.2018 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 85 sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla, 32 sayılı Kararın 4’ncü maddesine eklenen “g” bendi düzenlemesi aşağıdaki gibidir.

“Türkiye’de yerleşik kişilerin, Bakanlıkça belirlenen haller dışında, kendi aralarındaki menkul ve gayrimenkul alım satım, taşıt ve finansal kiralama dahil her türlü menkul ve gayrimenkul kiralama, leasing ile iş, hizmet ve eser sözleşmelerinde sözleşme bedeli ve bu sözleşmelerden kaynaklanan diğer ödeme yükümlülükleri döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak kararlaştırılamaz.”

Ayrıca, 85 sayılı CK’nın 2’nci maddesiyle 32 sayılı Karara eklenen Geçici 8’nci madde aşağıdaki gibidir.

“Bu Kararın 4 üncü maddesinin (g) bendinin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 30 gün içinde, söz konusu bentte belirtilen ve daha önce akdedilmiş yürürlükteki sözleşmelerdeki döviz cinsinden kararlaştırılmış bulunan bedeller, Bakanlıkça belirlenen haller dışında; Türk parası olarak taraflarca yeniden belirlenir.”

[iv](Hakan Pekcanıtez, Medenî Usûl ve İcra-İflâs Hukukunda Yabancı Para Alacaklarının Tahsili, Genişletilmiş ve yeniden gözden geçirilmiş 3. Bası, Ankara:Yetkin Yayınları, 1998, s.272.) Öte yandan Gökçe’ye göre yabancı parayı talep eden kişinin tacir olması durumunda döviz alış kurunun, tacir olmaması halinde ise efektif alış kurunun esas alınması gerekir (Erdoğan Gökçe, “Kira Parası Alacağı Davasında Hatalar Net-Brüt Kira Parası Hesabı Yabancı Para ile Olan Alacak Nasıl Hesaplanır-Faiz Nasıl Hesaplanır-Bilgi Kaynakları Nelerdir?” İBD, C.72, 1998, s.130.). Bizim düşüncemize göre de efektif alış kurunun esas alınması gerekir.

Pekcanıtez, s.273.

3-Dr.Celal Çelik; Kur Farklarının Vergilendirilmesi

4-Doç. Dr. Memduh Aslan, Av. Akın Gencer Şentürk, Av F. Eda Baysal;  Makaleler

5-Ek: 1 Lehte Oluşan Kur Farkları İçin Kdv Hesaplanmayacağı Hakkında Danıştay Kararı 

Hazırlayan:

 Arabulucu Av. Dr. Çağrı Bağatur

Arabulucu  Av. Dilek Yumrutaş

İş Geliştirme Yöneticisi  –  İlkay Özeltürkay

 

Lehte Oluşan Kur Farkları İçin Kdv Hesaplanmayacağı Hakkında Danıştay Kararı

ÖZET : Kur farkı, dövizin, değişik kurlardan ulusal paraya çevrilmesi sonucu ortaya çıkan fark olarak tanımlanmaktadır. Dövizli işlemler sonrasında mal teslimi veya hizmet ifasında bulunan kişi tarafından her zaman ilave bir bedel elde edilmesi mümkün olmadığından ve döviz kurunun düşmesi halinde alıcı lehine bir durum oluştuğundan kur farkı, niteliği itibarıyla maddede sayılan diğer gelir unsurlarından farklılık arz etmektedir. Kur farkı niteliği itibarıyla Katma Değer Vergisi Kanununun, matraha dahil olan unsurların düzenlendiği 24?üncü maddesinde sayılan gelir unsurlarından farklılık arzettiğinden sözü edilen maddede yer alan “gibi” ifadesinden yola çıkılarak, kur farkının, vade farkı mahiyetinde olduğu kabul edilmek suretiyle katma değer vergisi matrahına dahil edilmesi verginin kanuniliği ilkesine aykırılık oluşturacağı düşünülmektedir. Ayrıca dava konusu Tebliğ ile katma değer vergisi matrahına ilişkin hükümlerin yorum yoluyla genişletilmesi, vergilendirmenin temel öğelerinin kanunla belirlenmesi gerekliliğini de kapsayan verginin kanuniliği ilkesine de aykırılık oluşturmaktadır.

 

T.C.

DANIŞTAY

Vergi Dava Daireleri Kurulu

Esas No              : 2017/548    

Karar No           : 2017/606    

Tarih   : 13.12.2017 

 

  • LEHTE OLUŞAN KUR FARKLARI İÇİN KDV HESAPLANMAYACAĞI 
  • KONUSU TEBLİĞ İLE KATMA DEĞER VERGİSİ MATRAHINA İLİŞKİN HÜKÜMLERİN YORUM YOLUYLA GENİŞLETİLMESİ
  • KDV KANUNUN 24.ÜNCÜ MADDESİNDE MATRAHA DAHİL OLAN UNSURLAR ARASINDA KUR FARKINA YER VERİLMEMİŞ OLMASI 
  • İTHALAT DIŞINDAKİ İŞLEMLERDE KUR FARKININ KATMA DEĞER VERGİSİ MATRAHINA DAHİL EDİLMEMESİ

İstemin Özeti : 26.4.2014 tarih 28983 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan ve 1.5.2014 tarihinde yürürlüğe giren Katma Değer Vergisi Genel Uygulama Tebliğinin, “Matrah, Nispet ve İndirim” başlıklı 3’üncü bölümünün, “A- Matrah, 5. Matraha Dahil Olan Unsurlar” başlığı altında düzenlenen “5.3. Kur Farkları” alt başlıklı bölümünde yer alan “Bedelin döviz cinsinden veya dövize endekslenerek ifade edildiği işlemlerde, bedelin kısmen veya tamamen vergiyi doğuran olayın vuku bulduğu tarihten sonra ödenmesi halinde, satıcı lehine ortaya çıkan kur farkı esas itibarıyla vade farkı mahiyetinde olduğundan, matrahın bir unsuru olarak vergilendirilmesi gerekmektedir. Buna göre, teslim veya hizmetin yapıldığı tarih ile bedelin tahsil edildiği tarih arasında ortaya çıkan lehte kur farkı için satıcı tarafından fatura düzenlenmek ve faturada gösterilen kur farkına, teslim veya hizmetin yapıldığı tarihte bu işlemler için geçerli olan oran uygulanmak suretiyle katma değer vergisi hesaplanır. Bedelin tahsil edildiği tarihte alıcı lehine kur farkı oluşması halinde, kur farkı tutarı üzerinden alıcı tarafından satıcıya bir fatura düzenlenerek, teslim ve hizmetin yapıldığı tarihteki oran üzerinden katma değer vergisi hesaplanması gerekmektedir.” şeklindeki düzenleme ile “B.Oran 1.2. Vade Farkı, Kur Farkı ve Matrahta Değişikliğe Yol Açan İşlemlerde Katma Değer Vergisi Oranı” başlığı altında düzenlenen “1.2.2. Kur Farkları” alt başlığında yer alan “Teslim veya hizmetin yapıldığı tarih ile bedelin tahsil edildiği tarih arasında ortaya çıkan lehte kur farkı için satıcı tarafından faturada gösterilen kur farkına, teslim veya hizmetin yapıldığı tarihte bu işlemler için geçerli olan oran uygulanmak suretiyle katma değer vergisi hesaplanır. Bedelin tahsil edildiği tarihte alıcı lehine kur farkı oluşması halinde, kur farkı tutarı üzerinden alıcı tarafından, teslim ve hizmetin yapıldığı tarihteki oran üzerinden katma değer vergisi hesaplanması gerekmektedir.” şeklindeki düzenlemenin iptali istemiyle dava açılmıştır.

Danıştay Dördüncü Dairesi, 18.5.2017 gün ve E:2014/4834, K:2017/4605 sayılı kararıyla; davacı şirket tarafından, dava konusu düzenlemelerle ilgili olarak davalı idareye 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanununun ilgili maddeleriyle verilmiş bir yetki bulunmadığı, sözü edilen Kanunun 24’üncü maddesinde sayılan matraha dahil edilmesi gereken unsurlar arasında kur farklarının yer almadığı, vade farkı gibi değerlendirilerek matraha dahil edilmesi vergi hukukunun genel ve temel ilkelerine aykırı olan kur farklarının, para ve parayla temsil edilebilen menfaat olarak değerlendirilemeyeceği, dövizli işlemler sonrası her zaman ilave bir bedel elde edilmesinin mümkün olmadığı, döviz kurunun düşmesi halinde tersi bir durumun oluştuğu ileri sürülerek dava açıldığı, Katma Değer Vergisi Kanununun üçüncü kısmının, “Matrah, Nispet ve İndirim” başlıklı birinci bölümünün “Teslim ve hizmet işlemlerinde matrah” başlıklı 20’nci maddesinin 1’inci fıkrasında; teslim ve hizmet işlemlerinde matrahın, bu işlemlerin karşılığını teşkil eden bedel olduğu, 2’nci fıkrasında; bedel deyiminin, malı teslim alan veya kendisine hizmet yapılan veyahut bunlar adına hareket edenlerden bu işlemler karşılığında her ne suretle olursa olsun alınan veya bunlarca borçlanılan para, mal ve diğer suretlerde sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaat, hizmet ve değerler toplamını ifade ettiği, matraha dahil olan unsurların sayıldığı 24’üncü maddesinin (c) bendinde; vade farkı, fiyat farkı, faiz, prim gibi çeşitli gelirler ile servis ve benzer adlar altında sağlanan her türlü menfaat, hizmet ve değerlerin matraha dahil olduğunun hüküm altına alındığı, maddenin gerekçesinde de katma değer vergisi matrahının, vergiye tabi işlemin karşılığını teşkil eden bedel olduğu, bu bedelin içine, taşıma, yükleme, boşaltma, ambalaj, sigorta, komisyon, faiz, erken ifa dolayısıyla yapılan ödemeler, müşterinin temerrüdü dolayısıyla yapılan ve müşteriye fatura edilen giderler, her türlü vergi, resim, harç, fon karşılığı, fiyat farkı, prim, servis ücreti ve benzeri adlar altında sağlanan her türlü menfaat, hizmet ve değerlerin esas itibarıyla dahil bulunduğu, ticari hayatta işlemlerin genellikle bu doğrultuda yürüdüğü, maddenin, konuya açıklık getirmek ve uygulamada muvazaalı yollarla matrahın daraltılmasını önlemek amacıyla tedvin edildiğinin belirtildiği, 26.4.2014 tarih 28983 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan ve 1.5.2014 tarihinde yürürlüğe giren Katma Değer Vergisi Genel Uygulama Tebliği ile 1 ila 123 seri numaralı Katma Değer Vergisi Genel Tebliğlerinin yürürlükten kaldırıldığı, katma değer vergisinin, bir mal veya hizmetin üretiminden nihai tüketimine kadarki aşamalarda oluşan katma değerin vergilendirilmesini amaçlayan ve esas olarak malların teslimi veya hizmetin ifası sırasında satış fiyatı üzerinden alınan ve her aşamada farklı oranlarda hesaplanan bir vergi olduğu, katma değer vergisinin konusu olan malın teslimi veya hizmetin ifası ile vergiyi doğuran olayın meydana geldiği, verginin matrahının ise vergi alacağının hesaplanmasına esas teşkil mal teslimi ya da hizmet ifası karşılığında alınan ya da borçlanılan ve para ile temsil edilebilen menfaat, hizmet ve değerler toplamı diğer bir ifadeyle ekonomik değerler ve tutarlar olduğu, yukarıda yer verilen düzenlemeler, maddenin gerekçesi ve katma değer vergisi matrahının niteliği dikkate alındığında, vade farkı, fiyat farkı veya faiz gibi işlemlerin, mal veya hizmet karşılığının kısmen veya tamamen sonradan tahsil edildiği durumlarda bunların karşılığını oluşturan ve bedele dahil olan menfaatlerin arasında sayıldığı, kur farklarının da bedelin yabancı para cinsinden tahsil edilmesi halinde ortaya çıkan ve işlevsel olarak vade farkı ve fiyat farkı gibi mal ve hizmetin karşılığını oluşturan bedele dahil ekonomik bir değer olduğu, kaldı ki kanun koyucunun, Katma Değer Vergisi Kanununun 24/c maddesinde “vade farkı, fiyat farkı, faiz, prim gibi” ifadesini kullanmak suretiyle, sayılanların benzerlerinin de matraha dahil edilmesini amaçladığı, bu durumda, bedelin döviz cinsinden ifade edildiği mal veya hizmet teslimlerinde ödemenin, vergiyi doğuran olayın meydana geldiği tarihten sonra yapılması durumunda bu ödeme nedeniyle ortaya çıkacak kur farkı tutarı üzerinden fatura düzenlenerek katma değer vergisi hesaplanması gerektiğinden, Katma Değer Vergisi Kanununun 24/c maddesini, uygulamada ortaya çıkacak sorunları azaltmak ve mükelleflerin ceza ile muhatap olmalarını önlemek amacıyla açıklayan dava konusu düzenlemelerde hukuka aykırılık görülmediği gerekçesiyle davayı reddetmiştir.

Davacı tarafından; kur farkının Katma Değer Vergisi Kanununun 24’üncü maddesinde belirtilenlere benzer nitelikte olmadığının kanunun sistematiğinden ve gerekçesinden anlaşılabileceği, vade farkı ve faizin, mal teslimi veya hizmet ifasında bulunan kişiye her zaman artı bir değer sağladığı, dövizli işlemler sonrasında ise mal teslimi veya hizmet ifasında bulunan kişi tarafından her zaman ilave bir bedel elde edilmesi mümkün olmayıp, döviz kurunun düşmesi halinde tersi bir durumun da oluşabileceği, kanunda ender görülen işlemlerin matraha dahil edileceği açıkça belirtilmesine rağmen kur farklarının bunlar arasında sayılmamış olmasının yasa koyucunun bilinçli bir tercihi olduğunu gösterdiği, kurun değişmesi halinde taraflar arasındaki sözleşme ile belirlenen bedele ek bir tutarın ilave edilmesinin sözleşme serbestisine aykırı düştüğü, 24’üncü maddede “gibi” ifadesinin kullanılması verginin kanuniliği ile hukuki belirlilik ilkesine aykırılık teşkil ettiğinden sözü edilen maddenin Anayasaya ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı olduğu, Danıştayın Dairelerince farklı yönde karar verilmesinin adil yargılama hakkının ihlaline yol açtığı, Katma Değer Vergisi Kanununun matraha dahil olan unsurları düzenleyen maddelerinde düzenleme yapma konusunda davalı idareye bir yetki verilmediği, verginin kanuniliği ilkesi uyarınca yetki verilmesinin de hukuken mümkün bulunmadığı ileri sürülerek, kararın bozulması istenmiştir.

Savunmanın Özeti : Temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmuştur.

Danıştay Tetkik Hakimi …. Düşüncesi: Kur farkı niteliği itibarıyla Katma Değer Vergisi Kanununun, matraha dahil olan unsurların düzenlendiği 24.üncü maddesinde sayılan gelir unsurlarından farklılık arzettiğinden sözü edilen maddede yer alan ?gibi? ifadesinden yola çıkılarak, kur farkının, vade farkı mahiyetinde olduğu kabul edilmek suretiyle katma değer vergisi matrahına dahil edilmesi verginin kanuniliği ilkesine aykırılık oluşturacağından davanın reddi yolundaki Daire kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulunca tebligat işlemleri tamamlandığından, yürütmenin durdurulması istemi hakkında ayrıca karar verilmesine gerek görülmeyerek ve davacının Anayasaya aykırılık iddiası ciddi bulunmayarak dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

KARAR :

26.4.2014 tarih 28983 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan ve 1.5.2014 tarihinde yürürlüğe giren Katma Değer Vergisi Genel Uygulama Tebliğinin, “Matrah, Nispet ve İndirim” başlıklı 3’üncü bölümünün, “A- Matrah, 5. Matraha Dahil Olan Unsurlar” başlığı altında düzenlenen “5.3. Kur Farkları” alt başlıklı bölümünde yer alan “Bedelin döviz cinsinden veya dövize endekslenerek ifade edildiği işlemlerde, bedelin kısmen veya tamamen vergiyi doğuran olayın vuku bulduğu tarihten sonra ödenmesi halinde, satıcı lehine ortaya çıkan kur farkı esas itibarıyla vade farkı mahiyetinde olduğundan, matrahın bir unsuru olarak vergilendirilmesi gerekmektedir. Buna göre, teslim veya hizmetin yapıldığı tarih ile bedelin tahsil edildiği tarih arasında ortaya çıkan lehte kur farkı için satıcı tarafından fatura düzenlenmek ve faturada gösterilen kur farkına, teslim veya hizmetin yapıldığı tarihte bu işlemler için geçerli olan oran uygulanmak suretiyle katma değer vergisi hesaplanır. Bedelin tahsil edildiği tarihte alıcı lehine kur farkı oluşması halinde, kur farkı tutarı üzerinden alıcı tarafından satıcıya bir fatura düzenlenerek, teslim ve hizmetin yapıldığı tarihteki oran üzerinden katma değer vergisi hesaplanması gerekmektedir.” şeklindeki düzenleme ile “B.Oran 1.2. Vade Farkı, Kur Farkı ve Matrahta Değişikliğe Yol Açan İşlemlerde Katma Değer Vergisi Oranı” başlığı altında düzenlenen “1.2.2. Kur Farkları” alt başlığında yer alan “Teslim veya hizmetin yapıldığı tarih ile bedelin tahsil edildiği tarih arasında ortaya çıkan lehte kur farkı için satıcı tarafından faturada gösterilen kur farkına, teslim veya hizmetin yapıldığı tarihte bu işlemler için geçerli olan oran uygulanmak suretiyle katma değer vergisi hesaplanır. Bedelin tahsil edildiği tarihte alıcı lehine kur farkı oluşması halinde, kur farkı tutarı üzerinden alıcı tarafından, teslim ve hizmetin yapıldığı tarihteki oran üzerinden katma değer vergisi hesaplanması gerekmektedir.” şeklindeki düzenlemenin iptali istemiyle açılan davanın reddi yolunda verilen Daire kararı davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Anayasanın 73’üncü maddesinin 3’üncü fıkrasında; vergi, resim, harç ve benzeri malî yükümlülüklerin kanunla konulacağı, değiştirileceği veya kaldırılacağı; 4’üncü fıkrasında, vergi, resim, harç ve benzeri malî yükümlülüklerin muaflık, istisnalar ve indirimleriyle oranlarına ilişkin hükümlerinde kanunun belirttiği yukarı ve aşağı sınırlar içinde değişiklik yapmak yetkisinin Bakanlar Kuruluna verilebileceği kurala bağlanmıştır. Bu düzenlemeyle maddede belirtilen hallerde Bakanlar Kuruluna devredilen yetki haricinde kamu gücüne dayanarak tahsil edilen bütün yükümlülüklerin, kanunla düzenlenme zorunluluğu getirilmiştir. Bu zorunluluk verginin kanuniliği ilkesi olarak tanımlanmakta olup bu ilke uyarınca verginin yükümlüsü, konusu, vergiyi doğuran olay, matrah, oran, tarh, tahakkuk, tahsil, zamanaşımı, muafiyet ve istisna gibi vergilendirmenin temel ögelerinin kanun ile belirlenmesi gerekir. Bununla birlikte, vergilendirmenin temel öğeleri ile ilgili olmaması şartıyla, ayrıntılara ve teknik konulara ilişkin olarak Maliye Bakanlığınca açıklayıcı ve tamamlayıcı nitelikte düzenleyici işlem yapılabilir.

3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanununun 10’uncu maddesinin (a) bendinde; mal teslimi ve hizmet ifası hallerinde, malın teslimi veya hizmetin yapılması ile vergiyi doğuran olayın meydana geldiği, 20’nci maddesinin 1’inci fıkrasında; teslim ve hizmet işlemlerinde matrahın, bu işlemlerin karşılığını teşkil eden bedel olduğu, 2’nci fıkrasında, bedelin, malı teslim alan veya kendisine hizmet yapılan veyahut bunlar adına hareket edenlerden bu işlemler karşılığında her ne suretle olursa olsun alınan veya bunlarca borçlanılan para, mal ve diğer suretlerde sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaat, hizmet ve değerler toplamını ifade ettiği belirtilmiştir. Kanunun 24’üncü maddesinde, bentler halinde, hangi unsurların matraha dahil edileceği sayılmış; (c) bendinde, vade farkı, fiyat farkı, faiz, pirim gibi çeşitli gelirler ile servis ve benzer adlar altında sağlanan her türlü menfaat, hizmet ve değerlerin matraha dahil olduğu kurala bağlanmıştır. Kanunun 26’ncı maddesinde ise bedelin döviz ile hesaplanması halinde dövizin vergiyi doğuran olayın meydana geldiği andaki cari kur üzerinden Türk parasına çevrileceği hüküm altına alınarak, cari kuru belli olmayan dövizlerin Türk parasına çevrilmesine ilişkin esasları belirleme konusunda Maliye ve Gümrük Bakanlığına yetki verilmiştir.

Katma Değer Vergisi Genel Uygulama Tebliğinin dava konusu edilen bölümlerinde, bedelin döviz cinsinden veya dövize endekslenerek ifade edildiği işlemlerde, bedelin kısmen veya tamamen teslim veya hizmetin yapıldığı tarihten sonra ödenmesi halinde, satıcı veya alıcı lehine ortaya çıkan kur farkının katma değer vergisi matrahına dahil edileceği ve teslim veya hizmetin yapıldığı tarihte bu işlemler için geçerli olan oran uygulanmak suretiyle katma değer vergisi hesaplanacağı yolunda düzenleme yapılmıştır.

Teslim ve hizmet işlemlerinin karşılığını teşkil eden bedel kavramı kanunda açıkça tanımlandıktan sonra, bedel kapsamında kabul edilmeyen ancak, matraha dahil edilmesi gereken gelir unsurlarının sayıldığı Kanunun 24’üncü maddesinin (c) fıkrasında, kur farkına yer verilmemiştir.

Maddede yer alan “gibi” ifadesi, maddede sayılan matraha dahil unsurlara nitelik olarak benzeyen diğer gelirleri kapsaması amacıyla kullanıldığından, kur farkının, bu kapsamda değerlendirilip değerlendirilemeyeceğinin ortaya konulması gerekmektedir.

Kur farkı, dövizin, değişik kurlardan ulusal paraya çevrilmesi sonucu ortaya çıkan fark olarak tanımlanmaktadır. Dövizli işlemler sonrasında mal teslimi veya hizmet ifasında bulunan kişi tarafından her zaman ilave bir bedel elde edilmesi mümkün olmadığından ve döviz kurunun düşmesi halinde alıcı lehine bir durum oluştuğundan kur farkı, niteliği itibarıyla maddede sayılan diğer gelir unsurlarından faklılık arzetmektedir. Kanunun 24’üncü maddesinde yer alan “gibi” ifadesinden yola çıkılarak kur farkının vade farkı mahiyetinde olduğu kabul edilmek suretiyle katma değer vergisi matrahına dahil edilmesi, hukuk devletinin unsurlarından biri olan hukuki belirlilik ilkesiyle bağdaşmadığı gibi dava konusu Tebliğ ile katma değer vergisi matrahına ilişkin hükümlerin yorum yoluyla genişletilmesi, vergilendirmenin temel öğelerinin kanunla belirlenmesi gerekliliğini de kapsayan verginin kanuniliği ilkesine de aykırılık oluşturmaktadır.

Bu durumda, Katma Değer Vergisi Kanununun 26’ncı maddesi de dikkate alındığında, mal veya hizmetin karşılığını teşkil eden bedelin döviz ile hesaplanması halinde döviz, malın teslimi veya hizmetin yapılması ile gerçekleşen vergiyi doğuran olayın meydana geldiği tarihteki cari kur üzerinden Türk parasına çevrilerek, bu yolla bulunan tutar katma değer vergisinin matrahını oluşturacak olup bedelin farklı zamanlarda ödenmesi nedeniyle zaman içinde oluşabilecek kur farklarının matraha ilave edilmesi mümkün değildir.

Öte yandan, Katma Değer Vergisi Kanununun 21’inci maddesinde, ithalatta verginin matrahına dahil olan unsurlar arasında kur farkı açıkça sayılmasına rağmen 24’üncü maddesinde matraha dahil olan unsurlar arasında kur farkına yer verilmemiş olması da kanun koyucunun, ithalat dışındaki işlemlerde kur farkının katma değer vergisi matrahına dahil edilmesini amaçlamadığını göstermektedir.

SONUÇ :

Açıklanan nedenlerle, temyiz isteminin kabulü ile Danıştay Dördüncü Dairesinin, 18.5.2017 gün ve E:2014/4834, K:2017/4605 sayılı kararının bozulmasına, yeniden verilecek kararda karşılanacağından, yargılama giderleri hakkında hüküm kurulmasına gerek bulunmadığına, 13.12.2017 gününde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY :

X – 26.4.2014 tarih 28983 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan ve 1.5.2014 tarihinde yürürlüğe giren Katma Değer Vergisi Genel Uygulama Tebliğinin, “Matrah, Nispet ve İndirim” başlıklı 3’üncü bölümünün, “A- Matrah, 5. Matraha Dahil Olan Unsurlar” başlığı altındaki “5.3. Kur Farkları” alt başlıklığında yer alan düzenleme( son cümle hariç) ile “B.Oran 1.2. Vade Farkı, Kur Farkı ve Matrahta Değişikliğe Yol Açan İşlemlerde Katma Değer Vergisi Oranı” başlığı altındaki “1.2.2. Kur Farkları” alt başlığında yer alan düzenlemenin iptali istemiyle açılan davanın reddi yolunda verilen Daire kararı davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Katma Değer Vergisi Genel Uygulama Tebliğinin başında, Tebliğin konusunun, 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanununun ilgili maddeleri ile 6111 sayılı Kanunun geçici 16’ncı ve 213 sayılı Vergi Usul Kanununun 120’nci maddelerinin Maliye Bakanlığına verdiği yetkiler çerçevesinde bu ve diğer Kanunlarda yapılan düzenlemeler ile 3065 sayılı Kanunun uygulanmasına ilişkin açıklamaların oluşturduğu belirtilmiştir. Katma Değer Vergisi Kanununun matraha dahil unsurların düzenlendiği 24’üncü maddesinde Maliye Bakanlığına bu konuya ilişkin düzenleme yapma yetkisi verilmemesine rağmen sözü edilen Tebliğ ile kur farkının katma değer vergisi matrahına dahil olduğu yönünde düzenleme yapılmıştır.

Maliye Bakanlığının, vergi kanunlarıyla getirilen düzenlemelerin uygulanmasına yönelik olarak açıklayıcı olmak koşuluyla genel düzenleme yetkisi bulunmakla birlikte vergilendirme işlemlerinin usul ve esaslarını belirleme konusunda Maliye Bakanlığına açıkça yetki verilmesi durumunda, bu yetki çerçevesinde düzenleyici işlem tesis edilebilir. Tebliğin dava konusu edilen kur farkının katma değer vergisi matrahına dahil olduğu yolundaki düzenlemeler, Katma Değer Vergisi Kanununun uygulanmasına yönelik açıklayıcı nitelikte bulunmayıp mükelleflere yükümlülük getirmesi nedeniyle ancak, Katma Değer Vergisi Kanununda bu konuya ilişkin düzenleme yapma konusunda açıkça bir yetki verilmesi halinde Maliye Bakanlığının yetkisinin bulunduğunun kabulü gerekmektedir. Bu durumda, Katma Değer Vergisi Kanununda matraha dahil unsurlar hakkında düzenleme yapma konusunda Maliye Bakanlığına verilmiş bir yetkinin bulunmaması nedeniyle Tebliğin dava konusu edilen kısmının yetki yönünden hukuka aykırı olduğundan davanın reddi yolunda verilen Daire kararının bu nedenle bozulması gerektiği oyu ile kararın gerekçesine katılmıyorum.

XX – 26.4.2014 tarih 28983 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan ve 1.5.2014 tarihinde yürürlüğe giren Katma Değer Vergisi Genel Uygulama Tebliğinin, “Matrah, Nispet ve İndirim” başlıklı 3’üncü bölümünün, “A- Matrah, 5. Matraha Dahil Olan Unsurlar” başlığı altındaki “5.3. Kur Farkları” alt başlıklığında yer alan düzenleme( son cümle hariç) ile “B.Oran 1.2. Vade Farkı, Kur Farkı ve Matrahta Değişikliğe Yol Açan İşlemlerde Katma Değer Vergisi Oranı” başlığı altındaki “1.2.2. Kur Farkları” alt başlığında yer alan düzenlemenin iptali istemiyle açılan davanın reddi yolunda verilen Daire kararı, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

T.C. Anayasanın “Vergi Ödevi” başlıklı 73’üncü maddesinin 3’üncü fıkrasında, vergi, resim, harç ve benzeri malî yükümlülüklerin kanunla konulacağı, değiştirileceği veya kaldırılacağı; 4’üncü fıkrasında, vergi, resim, harç ve benzeri malî yükümlülüklerin muaflık, istisnalar ve indirimleriyle oranlarına ilişkin hükümlerinde kanunun belirttiği yukarı ve aşağı sınırlar içinde değişiklik yapmak yetkisinin Bakanlar Kuruluna verilebileceği hükme bağlanmıştır.

Bu anayasal düzenlemelere göre; verginin konulması, değiştirilmesi ve kaldırılmasında, “yasallık ilkesi” geçerlidir. Yasallık ilkesi, “Hukuk Devleti” ‘nin en önemli özelliği ve gereğidir. Bu nedenle, anılan ilkeden tümüyle vazgeçilmesi veya bu konudaki yetkinin, bu ilkeden vazgeçildiği anlamına gelebilecek biçim ve ölçülerde devri olanaklı değildir. Kaldı ki, Anayasa Mahkemesi de, Bakanlar Kurulu’na tanınan yetkinin çok geniş olmasının, verginin yasallığı ilkesinin zedelenmesine yol açarak yasama yetkisinin, yürütme organına devri sonucunu doğurabileceğinden kabul edilemez olduğunu benimsemiştir.

Davacı tarafından, Katma Değer Vergisi Kanununun matraha dahil olan unsurlara ilişkin maddelerinde, Tebliğin iptali istenen maddelerinde yer alan konularla ilgili düzenleme yapma konusunda, davalı idareye verilmiş bir yetkinin bulunmadığı, verginin yasallığı ilkesi uyarınca yetki verilmesinin de hukuken mümkün olmadığı ileri sürülmesine rağmen, Dördüncü Daire tarafından bu konuda herhangi bir inceleme ve değerlendirme yapılmaksızın, davanın reddi yolunda karar verildiği anlaşılmıştır.

Açıklanan nedenle, Anayasanın 73’üncü maddesi ve verginin yasallığı ilkesi dikkate alınarak, Maliye Bakanlığının, Tebliğin dava konusu edilen düzenlemesini yapma yetkisinin incelenip değerlendirilmesi suretiyle karar verilmek üzere, Daire kararının bozulması gerektiği oyu ile, kararın gerekçesine katılmıyorum.

XXX – Temyiz dilekçesinde ileri sürülen iddialar, Danıştay Dördüncü Dairesinin kararının dayandığı hukuksal nedenler ve gerekçe karşısında, yerinde ve kararın bozulmasını sağlayacak nitelikte bulunmadığından, istemin reddi gerektiği oyu ile karara katılmıyoruz.